
Bu güzellik evimize fırtınalı bir gecenin ertesinde geldi. Otoparkımızdan gelip geçen sayısız akrabaları gibi karanlık kuytu bir bodrum katta, tahminen 15 Temmuz 2014’te doğmuştu. Biz onu bir yazlık dönüşü Ağustos sonu rüzgarlı bir günde çimenlerin arasında kardeşleriyle alt alta üst üste yuvarlanırlarken gördük ilk kez. İki gri tekir ve bir siyah minik yavrunun arasında bu minnoş, pamuk gibi beyaz göbek tüyleriyle hemen dikkati çekiyordu. Biz ailecek deli olduk tabi. Ancak bir önceki kedimizin hazin sonu nedeniyle yüksek katlarda asla kedi bakmamaya kararlıydık. O akşam üstü, henüz iki aylık bebek olan bu yavrunun sırtındaki uzun tüylerin rüzgarda uçuşmasını hala hatırlarım.
Aradan bir iki hafta geçti. Biz her otoparka inişimizde siteden birilerinin kınalı adını taktığı bu tatlı kediciği mıncıklıyor, onunla kedi dilinde bir şeyler konuşup istemeye istemeye yere bırakıp işimize güzümüze devam ediyorduk. Ama talih işte. Bir şeyi gerçekten çok içten dilerseniz en sonunda oluyor galiba.
7 Eylül’ü 8 Eylül’e bağlayan gece… İstanbul’da korkunç bir fırtına, arabaların üzerine yorganlar, eski televizyon kutularının örtüldüğü cinsten fena bir fırtına oluyor. Sabahın ilk ışıklarıyla ortalığı tarumar eden rüzgar ve yağmur kesiliyor güzel bir sonbahar sabahına uyanıyoruz. Eşim her zaman olduğu gibi önce 8 yaşındaki küçük kızımızı anneannesine bırakmak oradan da işe gitmek için evden çıkıyor. Aradan 10-15 dakika geçtikten sonra bana bir telefon… “İki dakika aşağı iner misin?” “Aşkım ne oldu söyle…” “Yok yok sen aşağı in”
Merakla ve telaşla iniyorum aşağıya… Bir de ne göreyim. Bu beyaz göbekli kınalı ile iki tekir yavru, arabanın arka koltuğundalar. Yine sesimi incelterek yani kedi dilinde “Ah canıııım, şen ne arıyorşun buradaaaa, bidi bidi bidi…” gibi bir şeyler söyleyerek hemen açıyorum kapıyı. İki tekir ok gibi fırlayıp bahçenin ağaçların çimenlerin arasında kaybolup gidiyorlar. Bu uykucu miskin beyaz göbekli kınalı ise patilerini altına toplamış baygın gözlerle bize bakıyor. Eşim önce onun da aşağı inmesi için “Eh hadi kardeşlerin gitti sen de koş” diyorsa da hiç oralı olmuyor. Hatta rahatını bozup açık kapıya arkasını dönecek şekilde oturuyor. Sonra diğer kapıyı açıyoruz, “E ama hadi inşene bakalım” diye ısrar ediyoruz… Yok, katiyen gitmeye niyeti yok. Hatta bu sefer yine açık kapıya arkasını dönmez mi.
Eşim bana bakıyor; ben ona “Lütfen lütfen lütfen” diye bakıyorum ve o unutulmaz kelimeler dökülüyor dudaklarından. “E hadi gelsin bakalım”
Meğerse yağmurlu havada bu üç kafadar, bizim arabanın motoruna girmişler… Eşim sabah arabayı çalıştırınca her nasıl olduysa anneme kadar motorun içinde gitmişler. Sonra o park edip arabadan indiğinde pıt pıt pıt diye yere atlamışlar. Eşim tabi kınalıyı tanımış hemen ama ihtimal verememiş önce… Sonra da koymuş arka koltuğa getirmiş yine annelerinin olduğu yere ve hemen beni çağırmış…
İşte öylece bu miskinin evimize ailemizin üçüncü kız çocuğu olarak geldi.
İşte o gündür bu gündür, evimizde odalarımızda baş köşelerimizde oturur, uyuklar, mırıldar, hepimize neşe ve mutluluk verir. Her ne kadar ismi sırtındaki karamel rengi tüylerinden esinlenerek “Karamel” olsa da ona ince ve nazik miyavlaması nedeniyle sıklıkla “Mik” deriz biz. Ben, seçkin bir salon kedisi olmasına istinaden arada bir “Penelope” derim. Arada çocukların Kara, Kaka diye seslendikleri… Dalga geçmek için Kakamel, Kalamar, Gargamel… Hatta Osman falan dedikleri olur. Her zaman munis ve uykucudur. Her ne kadar otopark kedisi olsa da kendisi çok seçkin bir damak zevkine sahiptir. Asla marketten alınan kedi mamalarını yemez, petshoplardan alınan gurme mamalarla beslenir haspa…
4 Ekim hayvanları koruma günüymüş. Bu vesileyle başta kedimiz Karamel Penelope’nin olmak üzere can dostlarımız kedilerin köpeklerin, kuşların tüm evcil hayvanların, doğada vahşi hayattaki tüm canlıların gününü kutluyorum.
