Ye Tatlıyı Çıkar Hakkı’yı

Hava kararmış köyün bütün erkek çocukları kir pas içinde evlerine dönmüştü. Mehmet her zamanki gibi yine en sona kalmıştı. Bütün gün öyle çok koşup oynamıştı ki şimdi eve kadar yürümeye hali yoktu. En çok da annesinden yiyeceği dayaktan korkuyordu. Bayramda amcasının aldığı spor ayakkabı da top peşinden koşturmalara dayanamamış, sağ teki burundan patlayıvermişti bugünkü maçta. Arkadaşları, ucu delik çorabın içinden görünen parmağın, ayakkabının önünden dışarı fırladığını fark edince biraz alay etmişlerdi ama olsun, karşı takıma beraberlik golünü o atmıştı. 

Annesinin “tuuu allah cezanı vermesin” diye haykırışlarıyla sıyrıldı düşüncelerinden. Leyla, onu kapıda karşıladı her zamanki gibi. Havanın karanlığından, bütün gün havadar havadar gezen halinden gayet mutlu sağ baş parmağı henüz dikkatini çekmemişti. Öfkesi, ter ve sümüğün toz toprak içindeki yüzünde oluşturduğu beyaz çizgileri; boş arazide yuvarlanmaktan rengi görünmeyen kıyafetleri, babası görmeden temizleyip paklamak telaşındandı. Hemen oracıkta soyuverdi oğlanı ve başladı kovadaki su ile yıkamaya. Çocuk “anne su çok soğuk” diye ağladıkça, hışımla saçlarını yüzünü sabunluyor kafasından aşağı suyu boca ediyordu. Bir yandan da içeri sesleniyor. “Fatma çabuk masayı hazırlayın!”,  “Elif çorbanın altını yak. Gelir şimdi baban” Az sonra içeri girecek ve hepsini yutacak olan devasa büyüklükte korkunç bir yaratıktan bahseder gibiydi sesi, telaşı. 

Her akşam tekrarlanan bu ritüelden ne Mehmet ders alıyor; ne de annesi oğlanı eşek sudan gelinceye kadar dövmekten vaz geçiyordu. Arada bir iki tokat da masayı hazırlarken kaşığı çatalı düşüren Ayşe’ye gidiyordu. 

Henüz daha yirmili yaşlarındaydı ama adet görür görmez gelin olmuş, bir sene sonra da ilk bebeğini kucağına almıştı. Neredeyse evcilik oynayacak yaştaydı, gerçi hiç oyun oynamamıştı. Kendini bildi bileli ev işlerine yardım eder, bahçede çalışır, kardeşlerine bakar o yöredeki bütün kızlar ne yaparsa öyle yaşardı. 

Peş peşe doğumlardan, az katık çok ekmekle beslenmekten kırklarında gösteriyordu. Çarşıda pazarda kendinden büyükler bile ona abla diye seslenirdi ama bundan gocunmak aklına bile gelmezdi. İkişer sene aralıklarla dört çocuk doğurmuş, en nihayet kocasına bir erkek evlat verebilmişti. Üç kızdan sonra hasretle beklenen Mehmet evin sözde en kıymetlisiydi ama o bile dayak arsızı olmuştu. Ablaları başlarda onu kıskandıkları için buldukları her fırsatta etlerini çimdirirlerdi. Anneleri ellemeyin oğluma dese de çocuk ayaklandıkça sağı soru karıştırıp kırıp döktükçe o da başlamıştı yavaştan popoya şaplaklara. Şimdilerde ise çocuk ele avuca sığmıyordu. Laftan sözden anlamıyor, kulak çekmelerle falan hizaya gelmiyordu. 

Evin kızları… Değersiz, nüfus kağıtları bile olmayan boy boy üç kız çocuğu. Elif dediler ilk doğana. Kocası biraz bozulmuştu ama yine de ilk evlat deyip bağrına basmıştı. Nasıl olsa erkek adamın erkek çocuğu olurdu elbet. Hiç ara vermeden ikinci çocuğa hamile kaldı Leyla, konu komşu, çeşit çeşit tatlılarla besledi anne adayını, ne de olsa “ye tatlıyı çıkar Hakkı’yı” derlerdi oralarda. Dokuz ay göz açıp kapayana kadar geçmiş ama yine bir kız bebek gelmişti. Bu sefer kocası ne annenin ne bebeğin suratına bakmamış, çıkıp gitmişti evden. Büyükler araya girip öfkeli kocayı eve döndürmüşlerdi. Ardından Leyla’nın yine adeti kesilmiş, midesi bulanmaya başlamıştı. Mide bulantısı iyiye işaretti. Bu sefer erkek geliyordu. Konu komşu toplanıp, “bak karnın ne kadar sivri, kesin erkek…” diye moral veriyorlardı. Kendisi de baya inanmıştı oğlan doğuracağına. Ama maalesef üçüncü bebek de kız olmuştu. Artık hastaneye de gitmiyorlardı. Köyün ihtiyar kadınları doğurtuyordu Leyla’yı. Mahalleli, kız bebek haberini kahvede bekleyen babaya nasıl söyleyecekleri bilememişlerdi. 

Üçüncü kızdan sonra adam aylarca eve uğramamıştı. Kayınvalide görümceler hop oturup hop kalkıyor, kardeşlerine yeni bir karı mı bulsalar diye planlar yapıyorlardı. Diğer kardeşlerin ikişer üçer erkek çocuk doğurmuş eşleri kasım kasım kasılıyor. “Çok turşu ekşi yiyorsun onun için erkek olmuyor” diye akıl veriyorlardı. Leyla onların lafına bakıp bahçedeki limon ağacını bile kesmişti. Belki ekşi kokusundan bu çocuklar hep kız oluyordu. Meğerse keramet limon ağacındaydı. Zavallı ağaç kesildikten sonraki hamileliğinde, uzaklarda bir hoca efendinin nefesinin, oğlan doğurmaya çare olduğu haberi geldi. Leyla, artık eve uğramayan kocasına haber saldı. Şu mübarek nefesli hoca efendiye gitmek için yalvardı, ayaklarına kapandı. Neyse ki adam kabul etti. İkisi tahta bir bavulla yola koyuldular. 

Hoca efendi nohut oda bakla sofa bir evde yaşıyordu. Kapısında hastalara şifa, dertlilere deva için insanlar bekleşip duruyorlardı. İçeri girince takkeli cüppeli genç bir oğlan paraları topluyor; nakiti çıkışmayanlara kredi kartı ile ödeme seçeneği olduğunu söylüyordu. Uzun bekleyişlerden sonra Leyla, hoca efendinin huzuruna çıktı, saygıyla elini eteğini öptü. Üç tane kız doğurduğunu erkek evlat istediğini söyledi gözlerini yerden kaldırmadan. Altın varaklı divanda bağdaş kurmuş oturmakta olan sakallı adamın en sevdiği konuydu bu. “Bir bakalım hele” diye sakalını sıvazladı. Korkudan tir tir titreyen Leyla’yı alıcı gözüyle süzdü. “Pek de çirkin” diye geçirdi içinden. “Soyun bakalım hanım kız” diye yerinden kalktı. Kadının ter ve soğan karışımı kokusu hiç çekici değildi. Ama gözü dönmüş adam Leyla’nın ellenmedik bir yeri kalmayana kadar araştırdı. Abilerinin yanında başı açık oturmaya utanan genç kadın, bu nefesi kuvvetli hoca efendinin karşısında anadan doğma öylece duruyor, erkek doğurması için kendisine vereceği şifalar için dua ediyordu. Yaşlı adam işi bitip yerine geçtiğinde ellerini açıp birkaç dua okudu. Sonra iki tane muska yazdı. “Bak kızım bunun içinde çok önemli bir dua yazıyor. Kocan ve sen üzerinizden ayırmayın. Özellikle birlikte olurken mutlaka boynunuzda olsun” diye tembihledi. Leyla teşekkürler ederek hoca efendinin az önce üzerinde dolaşan ellerine sarıldı. Adam elini çekti hızla. “Ama bu iki muska için biraz daha para vermen lazım. Bak ben seni sevdim; senden iki tane yerine bir tane parası alacağım” dedi. Leyla bu şifacı adamın söylediklerine öyle inanmıştı ki hemen çıkarıp iki bileziğinden birini adamın eteğinin altına sokuverdi. Hoca efendi “Aferin kızım aferin kızım, Erkek doğurunca ismini Mehmet koyarsınız çok akıllı çok uslu bir çocuk olur. O zaman öbür bileziğini de alırım ha” dedi ve kadını gönderdi. 

Sonunda limon ağacının kesilmesi, dualar muskalar işe yaramıştı. Dokuz ay sonra Leyla bir oğlan doğurabildi. Mübarek hoca efendinin dediği gibi akıllı uslu bir çocuk ve gelecekte pek muhterem biri olması için ismi Mehmet konuldu. Leyla kocasına fark ettirmeden diğer bileziği de Mehmet hocanın eteğinin altına bırakıverdi. Hoca efendi ter ve soğan kokulu bu kadını hatırlamıştı. Bir önceki seansı tekrarlayıp dualar etti yine. 

İşte küçük Mehmet’in dünyaya geliş hikayesi böyleydi. Bir erkek evlat için türlü rezilliğe katlanan, hayat boyu sahip olduğu iki bileziği hiç düşünmeden hoca efendinin eteğinin altına koyuveren Leyla, şimdi bahçenin ortasında bir bacağı kısa eski taburenin üzerinde oturmuş tek erkek evladını, kafasına tasla vura vura, buz gibi suyla yıkıyordu. Oğlan da bir avazı yerde bir avazı gökte bağırıyor ama bir dahaki sefere dayak yememek için eve daha erken gelmeyi ya da üstünü başını bu kadar kirletmemek için yerlerde yuvarlanmamayı akıl etmiyordu. Ne de olsa o da ileride baba olduğunda, karısını koskocaman bir devmiş gibi korkutacak, gözünün üzerinde kaşı olduğu için çocuklarını hiç acımadan dövecek ve bugünlerin öcünü almış olacaktı. 

guest
0 Comments
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments