TOPRAK KOKUSU

Nisan Yağmuru Sonrası 
TOPRAK KOKUSU

Ilık bir Eylül akşamı, Güneşin, denizleri ve gökyüzünü mordan turuncuya altın rengine boyadığı gün batımı saatinde, iki direkli tekne, güneyden gelen ılık rüzgarla yelkenlerini şişirmiş yönünü kıyıya doğru çevirmiş nazlı nazlı süzülerek ilerliyordu. Sahilde ise en yakın akraba ve arkadaşların hazır bulunduğu düğün yemeğinde gelin ve damat kumların üzerine kurulan platformda “Damdaki Kemancı” müziğinin eşliğinde birbirlerinin gözlerinin içine bakarak dans ediyorlardı. Özge ve Engin, çocuklarını evlendiren her anne baba gibi, onların bebeklik ve yeni yürüyen, okula giden hallerini hatırlayıp mutluluk ve hüznü bir arada yaşarken, davetlilerin pek çoğu bu güzel akşamda sevdikleriyle bir arada olmanın neşesiyle kadeh tokuşturuyordu. Seçkin kalabalığın içinde sadece biri, genç çifte ve ailelerine mutluluklar diledikten sonra kendi köşesinde her zamanki mahzun haline bürünmüştü. 

Altmışlı yaşlarındaki kadın, beyaz saçlarını gençliğinden beri hep yaptığı gibi gevşek şekilde örmüş, örgüsünü de omuzunun yanına almıştı. Makyajsız yüzü, inci kolyesi, krem rengi dümdüz elbisesi ve pudra rengi babetleriyle yirmi yıldır tarzı ve gülümserken bile hüzünlü bakan gözleri hiç değişmemişti. Benjamin isimli İrlanda Seteri yaşlı köpeği, o akşam da her zaman olduğu gibi yine yanındaydı. Göğsündeki ve burnunun üzerindeki kızıl renkli tüyler beyazlamış, eski deli dolu hareketlerinden eser kalmamıştı. Yaşlı delikanlı, düğün için kuaföre gitmiş ve boynuna lacivert bir papyon takmış sahibinin koltuğunun yanında uslu uslu oturuyordu. 

Nisan, damat ve gelinin tüm ısrarlarına rağmen, köpeğini yanına alıp masanın en uzak köşesine oturmuş; yaşı ilerledikçe daha az gören gözlerini uzaktan geçen ve kıyıya doğru giderek yaklaşan yelkenliye dikmişti. Tanımlayamadığı bir heyecanla oturduğu yerde huzursuzca kımıldandı. Masadaki tüm çiftler dansa kalkmıştı. Nisan, Benjamin’e doğru eğildi. “Benim gördüğümü sen de görüyorsun değil mi?” diye sordu. Hayvan onu anlamış gibi boynunu yukarı doğru uzatıp iki kere havladı. “Ne güzel bir tekne değil mi? Sana da tanıdığımız birini getiriyormuş gibi gelmedi mi Benjamin?

“Hav hav!”

Birkaç dakika sonra yelkenli usta hareketlerle iskeleye yanaştı. İçinden uzun boylu geniş omuzlu biri iniyordu. Adam enerjik hareketlerle tekneden atladı üzerinde düğün için çok uygun olmasa da beyaz bir şort ve lacivert polo yakalı bir tişört vardı. Bu görüntü Nisan’ı yıllar önce Yağmur’u ilk gördüğü ana götürdü. Onun yirmi yıl önceki ani gidişinden sonra, kalabalıklar içinde gözyaşlarını kontrol etmeyi öğrenmişti ama bu gelen Yağmur’a o kadar çok benziyordu ki aniden yıllardır biriken göz yaşlarının göz pınarlarına hücum ettiğini hissetti. Onay almak ister gibi gözlerini ondan güçlükle ayırıp yeniden köpeğine baktı. 

Benjamin sahibine bakarak yine iki kere havladı.

O sırada adam iyice yaklaşmıştı. Nisan onun mavi gözlerini görebiliyordu ve işte tam karşısındaydı. Bembeyaz dişleriyle ona gülümsüyordu. Kadın koltuğa sımsıkı tutundu inanamayan gözlerle “Yağmur” diye fısıldadı. Batmakta olan güneş onu kusursuz bir Yunan heykeli gibi gösteriyordu. Şakaklarına düşen birkaç beyaz tel dışında hiç yaşlanmamıştı. Kadını terk edip gitmenin verdiği bir mahcubiyetle “Nisan” diyordu. O sırada yaşlılıktan güçlükle hareket eden Benjamin bile neşeyle kuyruğunu sallamaya başlamıştı. 

Kadın soran gözlerle “Yağmur… Sen misin? Ama… Sen… Nasıl olur? Nasıl geldin? Neden şimdi?” diye sıraladı sorularını. “Biliyorum. Sana karşı çok mahcubum ama yeğenimin bu özel gününde yanlarında olmalıydım.” diyerek kardeşi Özge ve eşini gösterdi. Sonra da kendisiyle aynı isimdeki yeğenine sevgiyle baktı. 

Nisan, onun dimdik duruşu ve ışıltılı gülümsemesinin karşısında, beyaz saçları, buğulu gözleri ve solgun görüntüsüyle kendini kötü hissetti. “Peki bunca yıl neden?” diyecekti ama adam bir çırpıda onun elini tuttu. “Hadi gel gençlere mutluluklar dileyelim.” 

Birlikte genç Yağmur ve Eliz’in yanına gittiler. Nisan çiçeği burnunda damada, “Dayına ne kadar çok benziyorsun.” dedi gözünde yaşlarla… Yağmur “Nisan abla” dedi çocuk da duygulanmıştı. “Keşke onu tanıyabilseydim.” diye sarıldı. 

Nisan, ondan güçlükle ayrılarak “Bak senin için gelmiş…” dedi geri çekilerek. Orkestra çok romantik bir parça çalıyordu. Böyle duygusal anları pek sevmeyen Yağmur kadını piste doğru çekiştirdi nazikçe… “Nisan, bak bizim şarkımız çalıyor.” 

“Yağmur, sana kızgınım, bunca yıl neredeydin? Seni ne kadar özlediğimi bilmiyor musun?”

“Haklısın aşkım, bütün bunları sonra konuşuruz. Bu şarkıda ilk kez dans ettiğimizi hatırlıyor musun?” Kadının elini kalbinin üzerine koymuştu. O kalp atmıyordu ama Nisan başını onun göğsüne yasladı. Barbara Streisend “I am the woman in love” diye söylüyor iki beden ılık yaz akşamında bir olmuş kendilerini müziğin romantik notalarına kaptırmış dans ediyorlardı. 

Nisan’ı dans pistinde gören diğerleri önce durdular. Herkes birbirine bakıyor; kimse müdahale etmeye cesaret edemiyordu. Kadın, tek başına pistin ortasında gözleri kapalı yüzünde yıllardır hiç görülmemiş bir huzurla dans eder gibi tatlı tatlı sallanıyor. Arada bir sanki karşısındaki bir şey söylüyormuş da onu dinliyormuş gibi gözlerini kırpıştırarak bakıyordu. 

“Haklısın” diyordu Yağmur ona. “Seni öylece bırakıp gitmemeliydim. Yanında değildim ama aldığın her nefesten haberim vardı. Bazen rüzgar olup saçlarını uçurdum, bazen güneş olup ısıttım seni… Ve bazen de yağmur olup dokundum sana… Fark etmedin mi?”

“Sahi mi?” diyordu Nisan… 

“Bu geçen yıllarda daima benim olduğunu biliyorum.” 

“Her zaman ve sonsuza kadar…” 

“Şimdi beni iyi dinlemeni istiyorum. Artık kendini özgür bırakmalısın. Çok acı çektin. Bütün ömrünü ölmüş bir adamın anısıyla geçirdin. Mutlu olmak senin hakkın.” 

“Hayır nasıl olabilir? Sen ölmemişsin. Buradasın.”

“Ben ölüyüm, sadece bir dakika için seni görmeye geldim ve benim de huzur bulmamı istiyorsan lütfen artık gülümse olur mu?” Sıcacık eliyle kadının yanağına ve dudağının ucuna dokundu. Sonra bir adım geri çekildi ona son bir kez baktıktan sonra “Seninle vedalaşamamıştık. Hoşçakal” dedi ve geldiği gibi dimdik ve enerjik hareketlerle pistten inip iskelede koşar adımlarla ilerleyerek yelkenlisine bindi ve teknenin halatlarını çözdü ve bir dakika sonra ufka doğru yelkenlerini açarak uzaklaştı. 

Nisan onun gidişiyle bir kez daha yıkılıyordu. Pistin ortasında öylece kalakalmıştı. Kendine geldiğinde orkestra susmuş, insanlar etrafında toplanmış kimileri gözyaşlarını gizlemeye çalışarak ona bakıyordu. Ona doğru ilk adımı atan Yağmur’un kardeşi Özge’ydi. En yumuşak sesiyle “Gel tatlım…” diyordu. Az önce kadının ne yaşadığını sanki tahmin etmiş gibi anlayışlıydı. 

Nisan onun kulağına doğru. “O buradaydı.” diye fısıldadı. 

“Anlıyorum canım, eminim ruhu bizi izliyordur.” 

“Hayır, elimi tuttu. Dans ettik… Görmedin mi?” 

“Tamam canım. Hadi oturalım.” diye onu koltuğuna doğru götürmeye çalıştı. 

“Benimle vedalaşmaya gelmiş. Bana mutlu olmamı söylemeye gelmiş.” 

“Mutlu olman hepimizin en büyük dileği canım.”

Tam o sırada Benjamin’in neşeli havlamaları duyuldu. Yaşlı köpek sevinçle kuyruğunu sallıyor, sırtı dönük bir adamın üzerine atlamaya çalışıyordu. 

Özge “Aman tanrım!” diyerek donakaldı. Nisan da iyice kendine gelmişti. Gözlerini kısarak Benjamin’in sevinçle üzerine atladığı kişinin kim olduğunu anlamaya çalıştı. Kırlaşmış kıvırcık saçlar eskiden tanıdığı birine benziyordu ama imkansızdı. Son on beş yıldır şehri terk etmiş hiçbir sebeple geri dönmemişti. 

Nisan titrek bir sesle “O… O… Şey mi?” 

“Düğünü haber vermiştik ama gelmeyeceğini söylemişti.” diye anlamaya çalıştı Özge. 

Sahibinin yaklaştığını gören Benjamin bir Nisan’a bir Toprak’a koşuyor. Kuyruk sallayıp neşeyle havlıyordu. Adam, köpeğin koştuğu yöne doğru döndüğünde Nisan’la karşılaştılar. Kadın gördüklerinin doğru olup olmadığını teyit etmek için soran gözlerle Özge’ye baktı. “Özge?” 

Kadın onu kolundan tutuyor “Evet tatlım, Toprak gelmiş.” Adama teşekkür eder gibi, hoş geldin der gibi göz kırptı. Sonra da Nisan’ın ayakta durabileceğinden emin olduktan sonra onu bırakıp geri çekildi. Gelin ve damat dahil tüm davetliler şimdi onlara bakıyordu. 

Çekingen bir adımla sessizliği bozan Toprak oldu. “Benjamin’i gördüğüme çok mutlu oldum.”

“Evet, o artık çok yaşlı bir kuçu kuçu… Baksana o da seni gördüğüne çok sevinmiş.” Nisan’ın gözleri kararır gibi oldu, durduğu yerde sendeledi. Toprak atik bir hareketle tuttu onu. Kadın tir tir titriyordu. “Benjamin’e söylüyorum ama ben de pek genç sayılmam.”

Adam gözleriyle okşadı onu adeta. “Bunca yıl buralardan ayrı kalmak işe yarar sanmıştım.” 

“Biraz önce Yağmur buradaydı. Benimle vedalaşmaya gelmiş.” 

“Biliyorum…”

Nisan hayretle baktı ona… “Neyi biliyorsun?”

“Yağmur iki gün önce beni de ziyaret etti. Öbür tarafa gittiğimde ağzımı burnumu kıracağını fakat seni üzgün görmeye dayanamadığını söyledi.”

Nisan ne söyleyeceğini bilemedi. “Yani?”

“Yani… Seni bana emanet ediyormuş. Sonsuza kadar yanında olmamı ve seni mutlu etmemi söyledi. Söylediklerinin Nisan’da nasıl bir etki yarattığını görebilmek için yıllardır özlediği o güzel yüze baktı. Gözlerinin etrafındaki birkaç kırışık dışında sanki bir gün önce bıraktığı gibiydi. Ve devam etti “Kulağa pek mantıklı gelmediğini biliyorum. Rüya mıydı? Yoksa kendi kendime zihnimde yarattığım bir hayal miydi? İnan ben de bilmiyordum. Sadece seni bir gün daha görmezsem aklımı kaçıracağımı hissettim ve geldim.” Hala düşmesin diye kolunu tutuyordu ama kollarına alabilmek, kokusunu içine çekebilmek için karşı konulamaz bir istek duyduysa da cesaret edemedi. 

Nisan ona doğru bir adım attı, Nemli gözleri yıllar sonra ilk kez buluştu. Ardından ufka doğru yelken açmış giden teknenin arkasından uzun uzun baktı. Eylül akşamı gün batımı saatinde gökyüzüne hoş huzurlu bir aydınlık gelmişti. Deminden beri suskun duran yaşlı Benjamin de yaşadığı bu heyecanla yorulmuştu. Kahverengi gözleriyle sahibine bakıyor kulaklarını bir ileri bir geri oynatarak ve boğazından çıkardığı ıslık gibi bir sesle adeta bir şeyler anlatıyordu. Nisan ona doğru eğilip başını okşadı. Hayvan yine iki kere havladı. Konuşamıyordu ama bacaklarında kalan son güçle bir Toprak’ın üstüne, bir Nisan’ın üzerine tırmanmaya çalışmasından bir şeyler anlatmaya çalıştığı belli oluyordu. 

“Benjamin, seni çok özlemiş.” 

“Ben de Benjamin’i çok ama çok özledim. Onu düşünmeden bir dakikam geçmedi diyebilirim. Uzaklaşmak unutturur sanıyordum ama özlemimi arttırmaktan başka bir işe yaramadı.”

Gün batımının ardından gökyüzü ve denizde oluşan muhteşem renkler etrafa tarifsiz bir güzellik veriyordu. Yelkenli ufukta tamamen gözden kaybolmuştu. Nisan uzaklara bakarak “Hoşçakal” der gibi belli belirsiz dudaklarını kımıldattı. Sonra gözlerindeki hüzün perdesi sanki biraz aralanır gibi oldu. Önce sevgiyle Benjamin’in başını okşadı sonra bakışları kenetlendi. İsmi gibi toprak rengi gözlerini sanki ilk kez görür gibi bakıyordu. Yirmi yıldır yüzünde hiç kımıldamamış kaslar yavaş yavaş açıldı. Renksiz yanaklarına renk geldi. Dudakları bu sefer yukarı doğru kıvrıldı, yanağının kenarında küçük bir gülücük gamzesi oluştu. 

“Benjamin de seni özledi, hem de çok…”

guest
4 Comments
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Seval cengiz

Onlar erdi muradına…🥰

Nuray Acar

İşte beklediğim final buydu. Keşke zamanında Nisan hayır demeseydi. Belki daha fazla huzurla geçirecekleri zamanları olurdu

Tulay Cengiz

Gerçeküstü ,sıradısi ama okuru rahatlatıcı bir final olmuş.Iyi de olmuş. KUTLARIM CANIM

Dilara

Yağmur’un anısına saygı duruşu olmuş. Tebrik ediyorum 🪷